1990'lı yıllarda ilçe merkezi dahil çok sayıda köyü yakılan ve onlarca faili meçhul cinayete sahne olan Lice'nin kaderi, geçmişe dayanıyor. Lice'de 1990'larda görülen bu olaylar, Özalp'ta 33 Olayı'nın sorumlusu Muğlalı tarafından da 1927'de gerçekleştirilmişti...
Dersim'de Koçuşağı Aşireti'ne yönelik katliam harekatıyla yıldızı iyice parlayan Mustafa Muğlalı, bir yıl sonra ise daha kapsamlı bir harekat için görevlendirildi. Koçuşağı Aşireti'ne yönelik uygulamaları 'güven verici' ve 'tatmin edici' bulunmuş olmalı ki, Şeyh Said İsyanı'yla başlatılan 'temizleme' harekatı da Muğlalı'ya emanet edilmişti.
Dersim'deki 'görevinden' sonra Muğlalı'ya bu kez Haziran 1927'de Şeyh Said İsyanı'ndan geriye kalan aşiretlere yönelik harekatta görev verildi. Muğlalı'nın yeni görev bölgesi ise Muş'un güney kısımları, Bingöl, Genç, Kulp, Lice, Silvan, Piran, Hani, Gökdere, Cirbir, Palu ve Osmaniye'ye kadar uzanan alanı kapsıyordu. Bu bölgelerde Şeyh Said İsyanı'na katılan, ancak 'etkisiz' hale getirilemeyen aşiret reislerine ve bu aşiretlere mensup kişilere yönelik bir harekat yapılacaktı. Söz konusu harekat Genelkurmay kayıtlarında 'Bicar Tenkil Harekatı' olarak geçiyor. Bu harekat, 1925-1928 yılları arasında gerçekleştirilen ve sonraki yıllarda, özellikle Ağrı İsyanı ve Dersim Katliamı sonrasında sürdürülen 'tedip ve tenkil' harekatlarının bir parçası olarak değerlendirilebilir.
1925'te Şeyh Said İsyanı bastırıldıktan sonra başlatılan 'tedip ve tenkil' harekatları, sonraki yıllarda isyanın etkisini gösterdiği bütün bölgelerde sürdürülmüştü. Özellikle isyanın bastırılması sürecinde 'hükümetin yüksek kudretinin' ulaşmakta yetersiz kaldığı ve bir başka isyan potansiyelini hala barındıran bölgelere yönelik harekat, Şark Islahat Planı kapsamında yürürlüğe konulmuştu. Neredeyse bütün Kürt coğrafyasını kapsayan bu 'tedip ve tenkil' harekatları oldukça acımasız uygulamaları beraberinde getirmişti.
1930 yılında Xoybûn Örgütü (Ağrı İsyanı'nı örgütleyen Kürt örgütü) adına yazılan 'Kürt Sorunu - Kökeni ve Nedenleri' adlı kitapta, 1925-1928 yılları arasında yaşananların bilançosu kapsamlı bir şekilde veriliyor. Kitap, Dr. Bletch Chirguh mahlası ile Süreyya Bedirxan tarafından kaleme alındı. (Araştırmacı Mehmet Bayrak ise kitabı kaleme alan kişinin Celadet Ali Bedirxan olduğunu belirtiyor.)
Kitapta yer verilen şu bilgiler Şark Islahat Planı sonrasındaki uygulamaların vahşi boyutlarını gözler önüne seriyor: 'Yarım milyondan fazla Kürt 1925-1926, 1926-27, 1927-28 kışları boyunca Cumhuriyetin Batı vilayetlerine sürgün edildi. Türk hükümeti, zorlu kış şartlarının oluştuğundan emin olmak için Kürt sürgün topluluklarını kar yağışlarının başlamasından sonra harekete geçiriyordu. Yaz boyunca bu sürgün toplulukları Kürt vilayetlerinin merkez noktalarında kıtlığa, hastalıklara ve bütün kötü hava koşullarına maruz bırakılmış olarak kederli tarihlerini bekliyorlardı. Bu yıllarda, 8.758 köy yerle bir edildi ve 15.206 kadın, genç kız, çocuk ve eli silah tutmayan yaşlı bu köylerin yıkıntılarında katledildi. Maruz kaldıkları kıtlık, hastalıklar, kötü muamele ve zorunlu doğa şartları sonucunda hayatını kaybeden sürgünlerin sayısı, celatlarının süngüleri altında ölenlerle birlikte 200 bini aşıyordu. Tek bir Kürtçe kelime kullanmak, hal ve şartlara göre, kısa yoldan idama hüküm giydirebilen bir suçtu.' (Sayfa: 69-70)
Bu kitapta verilen istatistiki bilgilerin doğruluk derecesini belirlemek oldukça zor, ancak kaydedilen birçok bilginin yaklaşık olarak doğru değeri ifade ettiği söylenebilir. Zira kitap söz konusu uygulamalar döneminde kaleme alınmış ve içerdiği bilgiler oldukça ayrıntılı. (Öyle ki, isimleri belirtilen 8.758 köyde kaç kişinin öldürüldüğü, kaç kişinin hayatta kaldığı bilgisi ayrıntılı bir şekilde liste halinde veriliyor. Öte yandan teyit edilemeyen bilgiler veya hakkında net bilgi alınamayan köylerdeki durum da ayrıca kaydedilmiş. Ayrıca kitapta belirtilen bütün bilgiler yıllar sonra gizli bir şekilde uygulandığı belgelenecek olan Şark Islahat Planı'nın birer ürünüydü ve söz konusu dönemde kitabı kaleme alan kişi, bu plandan haberdar olmasa da sistematik bir politikanın uygulandığını yaşadığı dönem itibariyle gözlemleyebilmiştir. Ancak doğruluğu teyide muhtaç bilgilerin uygulanan yöntemlerden ziyade -ki bunların doğruluk derecesi yüksek- sürgün edilenlerin sayısına ilişkin olduğunu da kaydetmekte fayda var.)
Hakikaten de 1925-1928 yılları arasındaki uygulamaların sonuçlarına dair verilen bilgiler, 1925'te yürürlüğe konan Şark Islahat Planı'nın bir sonucuydu. Örneğin planın birçok maddesi; köy boşaltmalar ve sürgün yoluyla Kürt ulusal hareketini etkisizleştirmeyi ve asimilasyonu yaygınlaştırmayı öngörüyordu. Planın 7'nci maddesi, 'Kürtlerin yerleştikleri Ermeni topraklarından çıkarılarak eski yerlerine gönderilmelerini ya da Batı'da iskan edilmelerini, Ermeni topraklarına ise Türklerin yerleştirilmesini' içeriyordu. Planın 9'uncu maddesi ise şöyleydi: 'Kürt isyanını yönlendiren ve yönetenlerle, bunların yakınları, yandaşları ve aşiret reislerinden, hükümetin doğuda kalmalarını uygun görmediği kişi, aile ve gruplar Batı'da hükümetin göstereceği yerlerde iskan edileceklerdir.'
İşte bütün bu acımasız uygulamaların hayata geçirildiği dönemde Mustafa Muğlalı komutasında Genelkurmay'ın 'Bicar Tenkil Harekatı' dediği harekat da gerçekleştirilmişti.
Öte yandan Şark Islahat Planı kapsamındaki uygulamalar, daha sonraki yıllarda çıkarılan yasalarla da daha geniş bir alana uygulandı. 1934'te yürürlüğe giren 2510 Sayılı Mecburi İskan Kanunu, Şark Ishalat Planı'nın devamı niteliğindeydi. Aynı şekilde 1935'te çıkarılan Tuneli Kanunu ve 1937-38'teki sonuçları da bu kapsamda değerlendirilebilir. Muğlalı'nın birçok uygulaması, bu plan ve kanunlar çerçevesinde hayata geçirildi. Söz gelimi köy yakma olayları, insanların toplu infazı, sürgünler sistematik bir politikanın ürünü olarak hep karşımıza çıktı. Öyle ki, Dersim Katliamı sırasında köylerin nasıl yakılacağına dair bir klavuz bile hazırlanarak askerlerin eline verilmişti. 12 Eylül Darbesi sonrasındaki ve 1987'den 2000'e kadar devam eden Olağanüstü Hal Bölgesi kapsamındaki uygulamalar çerçevesinde de köy yakmalar, infazlar ve sürgünler yaşandı.
Lice'de 33 Kurşun!
Elazığ ve Havalisi Komutanı Muğlalı, ilk iş olarak 'Bicar Tenkit Harekatı'nın kapsadığı geniş bölgede 34 günlük bir araştırma yaptı. Daha sonra da Lice'ye geçerek harekatın planlamasını çıkardı.
Harekat 3 safhada gerçekleştirildi. Birinci safha 7 Ekim - 12 Ekim 1927; ikinci safha 13 Ekim - 22 Ekim 1927; üçüncü safha ise 24 Ekim - 27 Kasım 1927 tarihleri arasında gerçekleştirildi. (İlginç bir şekilde Muğlalı'nın yürüttüğü bu harekat da Koçuşağı harekatıyla aynı tarihte, 27 Kasım'da sona ermişti.)
Harekatın birinci safhası Faso Dağı, Lis Dağı, Hasur, Zengesor, Murtazan, Botyan bölgelerini kapsıyordu. Bu bölgelerde yürütülen harekat oldukça kanlı bir şekilde bitirilmişti. Buradaki vahşet, Muğlalı'nın 33 Kurşun Olayı'na hakikaten taş çıkartır türdendir. Örneğin bu safhayla ilgili Genelkurmay'ın verdiği şu bilgiler vahşetin boyutlarını gözler önüne seriyor: 'Bazı köylerin müfrezeler gelmeden boşaltıldığı görülmüş, bunun üzerine köye muhit olan arazi kısımlarının da dikkatle araştırılmasına zorunluk hasıl olmuş, tarlalar, odun, ot, saman yığınları, ormandaki inler, mağaralar, komlar tamamen araştırılarak perakende bir surette buralara sığınan, çoğu erkek, kısmen de kadın ve çocuklardan ibaret kümeler toplattırılmıştı. Yakalanan bu şahıslar arasında kadınlar tecrit edilerek, silahı ile tutulan ve eşkıya ile ilişkisi olduğu anlaşılanlar hemen kurşuna dizilmişti. (...) (Botyan, Murtazan, Zengezor bölgesinde miktarı 22'ye yükselen köy) eşkıya ile tamamıyla birlik olduğu anlaşıldıktan sonra yakıldı... Kül haline gelen saman yığınları arasında mukadder akıbetine uğrayan birçok eşkıya avenesinin cesetleri teşhis edildiği gibi, takip müfrezeleri buraya yaklaştığı sırada elinden silahını atarak kendine masum hal ve tavrı veren birçok kimseler dahi yakalanarak hemen imha edildiler. Tanınmış elebaşlarından Hartalı Sabri de müfrezeler tarafından yakalanarak öldürülmüş, Süpülük Dağı'nın taranması sırasında Ömer Faro çetesine mensup 49, Emin Miko çetesine mensup 6 silahlı ve 39 silahsız, Kançavare ormanlarında da yine Emin Miko'ya mensup 4 silahlı, 12 silahsız şaki tutularak öldürüldüler. Asilerin terk ettiği hayvan sürüleri müsadere edilerek bir kısmı erlerin et istihkakına karşılık birliklere verilmiş, çoğu Elazığ ve Diyarbakır'a gönderilerek mülki idareye teslim edilmişti.' (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Sayfa: 240)
İşte Muğlalı böyle biriydi. Silahlı silahsız hiç ayırmadan öldürüyordu, köyleri yakıp yıkıyordu ve saman yığınları içinde insanları ateşe veriyordu. Ayrıca burada sözü edilen saman yığınları veya başka yerlere kaçarak saklananların 'eşkıya' olma ihtimali yoktur. Zira söz konusu dönemde uygulanan vahşi uygulamalardan dolayı korkup kaçan ve ölümden kurtulmak için çeşitli yerlere saklananların olduğunu da biliyoruz. Bunların tamamı da masum Kürt köylüsüdür. Nitekim silahsız ele geçirilip öldürüldüğü belirtilenlerin (ki bunların sayısının silahlı olduğu belirtilenlerden çok daha fazla olduğu görülüyor) tamamı bu masum insanlardır.
Söz konusu harekat kapsamında yakılan köylerden biri olan ve Lice yöresinde bulunan (bugün Hani'ye bağlı olan) Şelê köyü (Aşağı Turalı) ile ilgili şu bilgiler uygulanan vahşetin ne denli yürek paralayıcı olduğunu gösteriyor: 'Bu köyde hayatta kalabilenlerden biri olan Kazo, köy halkından 5 kişinin köyün ortasından çıkan petrolden içirildikten sonra köy yolunda yürek parçalayan çığlıklar arasında canlı canlı ateşe verilerek öldürüldüklerine tanıklık etti.' (Şelê'de kaydedilen yakılmış ev sayısı 120, katledilenlerin sayısı 585, hayatta kalanların sayısı ise 15.) (Kürt Sorunu / Kökeni ve Nedenleri, Sayfa: 104) (Bu arada bu köyün hikayesi bile tek başına geçmişten günümüze nasıl bir trajedinin yaşatıldığını göstermesi bakımından ibret vericidir. Muğlalı'nın yaktığı ve geriye sadece 15 kişiyi bıraktığı köy, 1990-1994 yılları arasında yine sistematik bir şekilde boşaltıldı ve köyde 20'ye yakın ateşe verildi. Köyde yaşayanların çoğu, Adana, Mersin ve Manisa bölgesine göç etmek zorunda kaldı. Bu bile Muğlalı zihniyetinin hala işbaşında olduğunun bariz göstergesi oluyor.)
Ayrıca Genelkurmay'ın verdiği bilgiler arasında 'kadınların tecrit edildiği'nden söz ediliyor, ancak yine söz konusu harekat kapsamında yakılan Lice'nin Şexlat ile Dayla köylerinde uygulanan şu vahşet, her şeyi anlatmaya yetiyor: '(Şexlat Köyü) İdam mangasının Kumandanı Ankaralı Türk Çavuş Hasan Köşe tarafından üç tane gebe kadının karınları yarıldı ve iki bebek beşiklerinde boğazları sıkılarak öldürüldü. (Dayla Köyü) Suvari sınıfının kaptanı Hıfzı Bey, köyün en güzel 12 genç kızını seçtikten sonra ikisine askerlerinin önünde tecavüz etti ve bu zavallıların ırzlarına geçmesi için askerlerine teslim etti. Bu vahşi acının ardından hepsi öldürüldü.' (Şexlat'ta kaydedilen yakılmış ev sayısı 80, katledilenlerin sayısı 398, hayatta kalanların sayısı ise 25. Dayla'da kaydedilen yakılmış ev sayısı 30, katledilenlerin sayısı 147, hayatta kalanların sayısı ise 13.) (Kürt Sorunu / Kökeni ve Nedenleri, Sayfa: 103)
Harekatın 10 gün süren ve daha çok Harta bölgesini kapsayan ikinci safhasında da köyler yakılmaya, insanlar öldürülmeye devam edildi. Genelkurmay'ın verdiği bilgilere göre bu aşamada 60 köy yakıldı, 450'ye yakın kişi katledildi. Katliam sırasında en geniş tarama ise daha çok Hüveydan bölgesini kapsayan üçüncü safhada gerçekleştirildi. Genelkurmay'ın verdiği bilgilere göre 3 safhada toplam 280 köy yakıldı, 2 binden fazla kişi katledildi. Süreyya Bedirhan'ın kitabında tutulan kayıtlara göre, bu bilanço çok çok az verilmiş.
Harekatın üçüncü safhasıyla ilgili bilgi veren Genelkurmay, aynı zamanda Muğlalı'nın nasıl bir 33 Kurşun Olayı'nı Lice'de yaptığını da ortaya koyuyor. Harekat kapsamında Hüveydan Bölgesi'nde Timuri ormanlarında yakalanan 38 kişi öldürüldü, 31 kişi ise 'mahkeme edilmek üzere' Lice'ye gönderildi. Ancak bu kişilerin mahkeme edilmesine gerek duyulmadı ve hepsi yolda kurşuna dizildi. (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Sayfa: 245)
Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla Muğlalı'nın köyleri yakması için gerekçelere de ihtiyacı yok. Çünkü gördüğü her köyü yakmış. (280 köy Genelkurmay'ın belirttiği rakam. Ancak gerçek rakamlar, tablo halinde verdiğimiz gibi, daha geniş bir coğrafya esas alındığında çok daha fazladır.) İlla gerekçe aradığında ise; bir köyde 'erkeklerin bulunmaması', 'eşkıya ile ilişkileri' ve köylerin yakılması açısından yeterli bir gerekçe oluşturabiliyordu. (Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar, Sayfa: 246)
Muğlalı'nın 'cahil' ve 'zehirlerle hükümetten nefret eden köylü'ye yönelik katliam harekatı, Genelkurmay tarafından şöyle değerlendirilmişti: 'Özet olarak, yapılan bu tedip hareketi gerek muti, gerek asilerle ilgili ve gerekse eşkıyalığa alıştırılmış olan ahali üzerinde, hükümetin satvet ve nüfuzu bakımından beklenen azami faydayı sağlamış, içte ve dışta hükümetin, memleketin asayiş ve inzibatı için son derece hassas ve kıskanç davrandığını anlatmış, Cumhuriyet ilkelerini hazmedemeyerek şahsi çıkarları için sergüzeşt peşinde dolaşanlara mükemmel bir ders teşkil etmişti.' (Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar, Sayfa: 248)
Gerçekten böyle mi olmuştu? Kürt sorunu böyle halledilmiş miydi? Öyleyse bugün yaşananlar nedir? Dolayısıyla asıl yaşananlardan ders çıkarması gerekenler kimler? Bugünden bakıldığında bu soruların yanıtları sanırız gayet açık...
Hazırlayan: Nuri FIRAT
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
Türkiye Cumhuriyeti'nde Ayaklanmalar, Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Yayınları
Mehmet Bayrak, Kürtlere Vurulan Kelepçe - Şark Islahat Planı, Özge Yayınları
Dr. Bletch Chirguh, Kürt Sorunu - Kökeni ve Nedenleri, Avesta Yayınları
BİR YİGİDİN DESTANI
Vurun arkadaşlar vurun /
Dağıtın kardeşlerim dağıtın /
bunlar bizi ne zannediyorlar/
bütün gün bütün gece o bunları söylemiş /
ve kurşunları saçıyordu/
gün akşam olmuş, akşam gece, gece gün olmuştu/
çatışma devam ediyordu/
bedenler yorulmuş, yaralar derinleşmişti/
beyinler güçlü,bakışlar keskindi/
yiğitlerin yürekleri kaynamıştı /
ayıplar ayıplanmıştı/
var olmak ya da yok olmaktı/
ne onun ne de onların elinden birşey geliyordu/
yoldaydı ihanet /
yurdu çokça ihanete uğramıştı /
etrafları sarılmıştı /
altta askerler üstte helikopterler/
nefesleri kesilmişti/
yüksek bir dağın eteğinde/
çaresiz yurdumun bir köyünde/
zaman çatışma zamanıydı/
var olma ya da yok olma savaşıydı/
arkadaşlar ne yapalım/
çaresizlik mecburiyettir/
mecburiyetlik adım adım her kapıda/
zzaman zeki yiğitlerin zamanı /
zaman geldi/
zaman çatışma zamanı/
gücünü hünerini gösterme zamanı/
biz beş kişi onlar beşbin kişi/
biz beşbin yürek onlar beş yürek/
biz beşbin haklı yürek onlar haksız yürek/
bunlar bizi ne zannediyorlar/
bir bir arkadaşlarına baktı/
hepsini birer birer kucakladı/
her iki parmağıyla sağ elinin bıyıklarını kıvırdı/
silah ve cephanesini sıkı sıkı bağladı/
kurşunu namlunun ucuna sürdü ve şöyle dedi:/
arkadaşlar beni unutmayın/
biz beşbin yürek /
beşbin dudaklarda söylenen efsane/
kağıt üzerindeki beşbin efsane/
göklerde parıldayan beşbin Kürt aydınıyız/
ölümün dehşet korkusuna karşı dirilişin çoşkusu ve heyecanı vardı/
beyaz karların üzerinde kırmızı kan ve güneşin ışıltısı vardı/
ah bu güneşin parıltısı/
eğer akşam güneşi batıp ta/
geceye yetişirsek/
belki kurtuluş kapıları açılır/
kaç kere şiddetli şavaşlar olmuştu/
kaç kere ihanete hilelere maruz kalmıştı/
o yurdunun savaşçısı/
baba ve atalarının izinde gidiyordu /
bu ne biçim hal/
ben aydınlığın savaşçısıyım/
ben karanlığın ve zulmün düşmanıyım/
ben şimdi geceyi bekliyorum/
onlar beş kişiydi dört erkek bir kadın/
herbiri farklı bir yerden /
vurun arkadaşlar vurun /
bunlar bizi ne zannediyorlar/
onar onar yüzer yüzer/
silah sesleri kurşun vızıltıları/
ne kartalın sesi ne de atın kişnemesi/
ne aşıkların sesi ne de kuzuların meleşi/
ne de insanların sesi/
bir tek ses vardı /
kanun savaş can savaşının kanunu /
kim bu üzerimize kurşun saçan askerler/
nereliler /
bizim toprağımızda bizden ne istiyorlar/
aşk ve aşıkları sevgi ve sevenleri yok mu?/
neden sevgimiz ve sevenlerimiz yalnız/
gece neden bir gelin gibi süslenmişti/
yıldızlar neden bu kadar parıldıyordu/
ay neden bir beklenti içindeydi/
bu soğuk karda kışta onlar neden sıcak hissediyordu/
yurdumun yıldızlar yeryüzü ve toğrağımın ay'ı/
siz şahitsiniz biz ne hırsız ne de eşkiyayız/
ne de yankesici/
bizler size aşık aydınlık yiğitleriyiz/
eğer burda şehit düşersek/
duyurun yiğitliğimiz halkımıza /
ahh anne/
onun kara gözleri ceylan gözleri gibi/
ağzı gülücük doluydu/
saçları dağınıktı/
boynu kan gölü gibiydi/
o başını dizlerine koydu/
bel kuşağını açtı ve boynuna sardı/
elleriyle saçlarını ovdu/
uzun uzun ceylan gözlerine baktı/
birkaç damla yaş döküldü gözlerinden/
ve ağladı/
ve ağladı/
ve ağladı/
mayıs yağmurunda ağladı/
gece ilerliyor yıldızlar gidiyor ay gidiyor/
özgürlük rüyası kurtuluş umudu gidiyordu/
genç bir yaşamın serüveni yok oluyordu/
tanrımmm/
Kürdistan'da sabah şafağından daha güzel/
yurdumda yeni doğmuş bir günden daha güzel bir şey var mı/
biz gidiyoruz/
gidiyoruz yurdumda doğmuş olan yeni günü kim zehir edebilir/
yeni doğmuş günü kim engelleyebilir/
gidiyoruz/
aynı yaşlı baba ve de dedelerimiz gibi/
bu yeni güne hoşgeldiler/
ülkemde yeni doğmuş güne türkü gerek/
zaman türkü söyleme zamanıydı/
sabahın şafağında bir dağ başında/
bir yiğidin sesiydi /
Dayê Dayê/
sabah vaktiydi güzel bir gündü/
bu sabah soğuk bir gün üşüyorum Dayê/
Ah Dayê/
top ve tüfek sesleri göğsümün üstünde/
bu sabah dört tarafımda/
Ahhh dayê/
Aziz Arkadaşım artık başka çare kalmadı /
ölüm ve gidiş bize yakın/
eğer teslim olsak bile kaderimiz ölüm bizim/
biz de şehit arkadaşlarımızın yolundayız/
birbirimizi kucaklayalım/
helalleşelim/
Zaman kalmadı atılan ilk kurşuna doğru yürüyelim/
Sessiz bir vadinin içinde tüfeklerini bir yana koydular/
Defter ve kağıtlarını üstüste koydular/
ve yanmalarını seyrettiler/
herbiri ikişer bomba bağladılar yan taraflarına /
ve birbirlerine baktılar /
zaman gelmişti /
zaman gitme zamanıydı/
rüzgarı/
sabah ayazıydı/
heryer beyaz heryer karbeyazıydı/
heryer aydınlık heryer mukaddesti/
yiğidin yaşamı geçmiş günleri gelmişti aklına/
çocukluğu, büyük evi, yukardakı köşkü,dar sokaklar,/
derin kuyular, bağ ve bahçeler,/
su ve nehirler, köy ve yaylalar,/
üzüm ve incirler,bahar yağmurlarının gökkuşağı,/
koyun ve kuzu sesleri/
Halaydı/
geçmiş günlerden düğüler geldi aklına/
düğün ve eğlenceler/
Dünya sanki nakışlı bir Kürt halısı gibi/
sanki eskimiş bir destan gibi güzeldi/
o halayın başındaydı/
yüreği çoşkulu gözleri gülücük doluydu/
o düğünde halay çekiyordu/
okulu ve üniversite yılları/
hepsi aklındaydı/
yaşlanmıştı/
bir güvercin uçmaya hazırdı/
dünya ne kadar güzeldi/
beyaz fistan ne kadar yakışmıştı bu topraklara/
silahsız ve cephanesizdi/
Seraptı/
gözlerinin önündeki beyaz karlar/
kalbinin üstündeydi/
Şehitlerin sesi/
kim ve kimler o toprak için Şehit olmadı ki/
ve o ölmüş toprağı öpmedi ki/
dünya ne kadar güzeldi/
beyaz fistan ne kadar yakışmıştı bu topraklara/
elini alnına götürdü ve bir son için etrafa bakındı/
uzak uzakta askerlerin kurşun sesleri/
uzak uzakta büyük ve beyaz kartal uçmaktaydı/
beyaz kanatlarını dağ tarafından vadiye doğru açmıştı/
ters tarafa uçuyordu/
hayat bu kartalın uçuşu gibi değilmiydi?/
bu berbat dünyada /
gene geçmekteydi bütün hayaller aklından/
ev ve barkı/
kız ve erkek kardeşleri/
dayı ve yeğenleri/
amca ve yeğenleri/
bir bir hepsi gözlerinin önündeydi/
beyaz saçlı yaşlı annesi ordaydı/
yanındaydı/
o herzaman annesine demiyormuydu?/
anne kurbanın olayım/
ben kuzun babamın karagözlüsü/
bugün yaşam yarın ölüm/
ölüm hepimizin etrafında/
Dayê/
eğer birgün ölümümün haberini alırsanız/
bilesin ki alnın karalanmadı/
kuzun, kara gözlünüz REŞO dur/
Şehitlerin babası yurdumuzdur../
rüzgar gökyüzü yer yıldız güneş bulut yağmur dert gül düğün /
aşk anne çocuk gülüş ağlayış yoldaş fişeklik türkü/
uyku karanlık bahar su dağ vadi ırmak incir palamut/
göz ağız aşk anne kızkardeş erkekkardeş köy yoldaş yayla dünya aşk umut/
dünya aşk anne umut dünya umut aşk....
hakkımda
Ey ruhum, seni küçük utançtan ve kaçamak erdemlerden temizledim ve seni güneşin karşısına çıplak çıkmaya ikna ettim...........